BLOG

"PRİVATOPİA" Yunan yazarın oyunu New York'taydı

Kasım ayında New York LaGuardia Performing Arts Center’da rol aldığım oyun Privatopia hakkında Milliyet Gazetesi’nde çıkan yazımın tamamını paylaşıyorum.

Yunan yazarın mülteci krizi hakkındaki oyunu bir kısmı Türk, Yunan; dünyanın dört yanından bir kadroyla New York’taydı.

Filmler en azından bir konuda yalan söylemiyor; New York’ta Kasım bir başka. Gri, sarı, kırmızı binalara karışan sarı ve kahverengi ağaçlar, kaldırımda yürürken “Yoksa bir film setinde miyim?” hissi yaratan bir huşu içinde yaprakların üzerinize dökülmesi, tatlı bir rüzgar, yakmayan bir güneş, ve tam da böyle bir sonbahar gününde LaGuardia Performans Sanatları Merkezi’nin büyük sahnesinde Privatopia provaları başladı.

10 kişilik oyuncu kadrosu iki gruba ayrılıyordu. Çünkü oyun birbirinin içine geçmiş iki apayrı dünyanın ekseninde geçiyor. Biz ve Onlar. Benim rol aldığım grup, “içerdekiler” korumalı bir sitede yaşayan ayrıcalıklı sakinler, siteye girmiş yabancı bir kedinin alarmı üzerine olağanüstü bir toplantı düzenliyorlar. Dışardakiler ise, evsizler, işçi ve mülteciler. Oyun, Yunan yazar Maria Efstathiadi’nin ötekileştirilenlerin yaşam öyküleriyle örülü gerçekçiliği absürdizmle birleştiren bir kara komedisi. 

Türk yönetmen Handan Özbilgin’in yaratıcı rejisi, İtalyan, Amerikalı, Arnavut, Japon kısaca dünyanın dört bir yanından çok “New Yorker” bir teknik kadro ile yine dünyanın dört yanından oyuncuları bir araya getiren prodüksiyon metnin etkisini perçinledi. New York’u özel kılan ve beni 10 yıla yakındır sanatçı olarak en çok besleyen de bu çok kültürlülük.

Seyircinin çok etkilenerek, bazen kahkahalar bazen de dikkatli bir sessizlikte izlediği Privatopia’nın açılışına Paris’ten gelen yazar Efstathiadi, oyununun dünya prömiyerinin New York’ta olmasından çok mutluydu. Reji ve oyunculuğun metnini kendisinin bile hayal etmediği bir seviyeye taşıdığını belirten yazar oyununu bu kadroyla Yunanistan’a götürmeyi arzu ettiğini belirtti.

Bir Türk oyuncu olarak benim için bu oyunun öne çıkan iki büyük etkisi var. Şüphesiz ilki, Türkiye, Yunanistan ve diğer bir çok Avrupa ülkesinde güncel bir konu olan mülteci krizi konusunda, henüz bu konuda çok fikri olmayan Amerikan seyircisi için bir farkındalık yaratmak. Başkan Obama önümüzdeki birkaç yıl içinde 100.000’e yakın mülteci kabul edeceklerini belirtti. Kendini gelişmiş kabul eden her ülkenin sorumluluk alması gereken bu insan hakları meselesi, her ne kadar sıklıkla New York Times’ın anasayfasında yer alsa da, New York’luların uzaklardan aldığı haberlerden biri. Malum öngörüsüz insanoğlu bir şey gözlerinin önünde olmadan gerçek bir farkındalığa sahip olamıyor, gazete manşetlerinin de hayatın içine işleyen bir etkisi olamıyor. LaGuardia Performans Sanatları Merkezi geçtiğimiz yıl boyunca 11 Eylül sonrası Amerika’da Müslüman Kimliği projesinin ardından, bu sezon yaşanan mülteci krizi hakkında performans projeleri, panel ve bağış etkinlikleri düzenleyerek konu hakkında farkındalık yaratıyor. Farklı etnik gruplardan genç bir seyirci kitlesine hitap eden kurum sanatın varoluş sebeplerinden belki de en mühimini New York’lulara hatırlatırcasına kültürler arasında diyalog kuruyorlar.

Diğer kayda değer deneyimim ise Yunan oyuncularla aynı sahneyi paylaşıyor olmaktı. Partnerlerimden Ioanna Katsarou ve Fotis Batzas ile sıklıkla kültürlerimizin ne kadar benzediğinden bahsediyoruz. Katsarou “Türk sanatçılarla çalışmak büyük bir keyif çünkü sanat, estetik, espri anlayışımız o kadar aynı ki! Türkler ve Yunanlar yüzyıllarca yan yana yaşadı ve birbirini etkiledi, bunun aksini söylemek aptallıktır” diyor ve ekliyor “Türk bir yönetmenin çağdaş bir Yunan yazarın oyununu seçmesi benim için çok mutluluk verici”. Babası uzun yıllar Türkiye’de yaşayan Fotis Batzas ise “Babam Istanbul’daki Yunan, Yunanistan’daki Türk olarak hep ötekileştirilen kişi oldu. Böyle bir oyunda rol almak benim için çok anlamlı” diyor.

Yönetmen Özbilgin “Maria’nın oyununu okur okumaz çok heyecanlandım. Mülteci krizine ilk tepkiyi veren ülkelerden Türkiye ve Yunanistan’lı iki sanatçı olarak bu güncel konu hakkında bir eseri New York seyircisiyle buluşturmak benim için adeta bir görevdi.”

Korunaklı sitede yaşayan Privatopia sakinleri bize fakirle zenginin arasındaki uçurumun artarak, korkuların tetiklenmesiyle kaynayan bir kazana dönüşen toplumu anlatıyor. Oyunun sonunda ise siteye giren bu vahşi kedinin bir Hello Kitty balonu olduğunu görüyoruz. Bizi korkutan birçok şey şişirilmiş birer balon olmasın?


Fotograflar: Joey Liu

My Fall of Theater

IMG_8086
Privatopia in rehearsal!

The season started in full swing; First with music through our Classical for All concert series in Greenwich Village, then PRIVATOPIA ; a new play I’m taking part in as an actor! This was a chance to go back to one of my artistic homes; LaGuardia Performing Arts Center where I have premiered one of my first plays; “TEA for 3” back in 2012.

By the acclaimed writer Maria Efstathiadi, Privatopia is a multi-layered text about the increasing fear of “otherness” and the obsession of exclusivity in modern societies. After being shaken by the horrific news about the refugees fleeing from war in Syria, I think there can’t be a better time for the world premiere of this play. 

From the very first reading I was startled by the discussions among the board members of the “gated community”. 

“Everyone is talking about alternative lifestyles, we turned it into reality”

I’m playing one of the privileged characters living in this secure, gated community, where everything is in private hands, the food is organic, and the doors are sprayed with cyclonytode to prevent outsiders from entering. And yet, a strange cat was able to get in and even give birth to six kittens! 

Gated Community of Privatopia
Gated Community / Privatopia in rehearsal

While the board members are discussing this critical issue of what to do with this CAT, on the other side of the wall refugees are sharing their stories with the audience. The stories that most of us only hear from newspapers.

To me, Privatopia is an absurd, funny and poetic “clownery” opening a window into our own fears. I find fear to be a very distinct feeling that everyone in our modern world of comfort and technology is constantly promoting to sell us stuff like insurance, drugs, and even wars. 

What are you afraid of?

Come see* Privatopia at LPAC and let me know what you think after the show!

DATES:

Thu Nov 5, 2015 | 8:00P
Fri Nov 6, 2015 | 8:00PM
Sat Nov 7, 2015 | 8:00PM
Sun Nov 8, 2015 | 3:00PM
Wed Nov 11, 2015 | 2:30PM
Thu Nov 12, 2015 | 8:00PM
Fri Nov 13, 2015 | 8:00PM
Sat Nov 14, 2015 | 8:00PM

*LPAC is offering $8 tickets for the friends of the cast . So, if you want to come, fill the CONTACT form on the website and I can put your name on my list. Then all you’ll need to do is to mention that you’re on Ege’s discount group list at the box office. And wink 🙂

Click HERE for ​more info.
​How to get there: http://www.lpac.nyc/directions

Confessions of a Pianist's Wife

DSCN2028
Bilkent Symphony

When I was in the acting school in Bilkent University, I used to sneak into the concert hall next door to hear Bilkent Symphony and sit in the balcony and listen… I have to confess that couple of times I fell asleep while they were performing, not because I was bored – I hope- but the music was so soothing after a long day’s work in the acting school. It was also because I didn’t know almost anything about the composers or the pieces and I wasn’t engaged enough with what was happening in front of me.
Then I met Emir. He was a classical pianist. My interest in him was not because he was Mr. fancy pants playing the piano, on the contrary from the get-go I have understood that piano will be his true love and I had to act accordingly!
I remember one day, just couple months after we started dating, he was getting ready for an important concert in which he was going to play Mendelssohn’s Violin-Piano Concerto with Marina. This peanuts-700x290_lineartopia_1was a piece that he never played before and he only had 50 days to get ready (Which is crazy, if you have any idea about playing piano). So he was practicing in the apartment with his second lover, the metronome (Miss Metronome is very annoying) and was working on a particular passage, over and over again. He has started from a VERY slow tempo and one notch at a time he was getting faster and was still struggling. He stopped, and said “Okay” took a deep breath “Let’s start over” And he went back all the way down to the slowest tempo one more time. I was stunned and annoyed and shocked and scared all at the same time. I said “I’m going”, “Where?”, “I will take a walk”. He didn’t question he knew that it was unbearable.
While I was walking I thought “If I keep dating him, and if this relationship goes somewhere, this will be my life… Do I really want this?” Then I called my friend Yasemin telling her what happened and while I was talking to her, I remember feeling good about this overall situation. Because I knew what it was to put up with the struggles and sometimes pain in order to make your dream come true.
photo 1Years went by, piano, metronome, Emir and I are happily married for 6 years now, living in a tiny apartment in New York all four of us. We don’t have children yet, but our foursome gave birth to projects that combine the two loves of our lives; music and theater. Together we created projects like Drama in Beethoven, Talking to Schubert, Genius by Chopin, Two Faces of Schumann… and produced casual concerts and shows in Caffe Vivaldi. Now we are getting ready for a big chamber music concert which will feature seven great musicians from our interdisciplinary group “New Yorker Ensemble” playing a fun concert themed “Folk in Classical Music”.
Obviously along the years I became a huge classical music fan. I often find myself bored while listening to other genres, except when there is a great virtuoso or a truly great voice performing. I find it boring because I feel like the music keeps repeating itself instead of making me travel from land to land, tickling my mind and touching my heart, like classical music does. Some people say that classical music is a “special” thing, they often use the word “education” with classical music. And with “education”, “institutions” come to mind, which I think take it away from our daily life and makes us see it “special”. So this may be seen as a nice round vicious circle, a loop-hole in our culture.
Emir used to say that it takes a little bit more time, maybe requires some effort to become a classical music lover. So you can build patience to follow a long piece of music without words (Of course not every classical music piece is without words, I’m speaking generally here). Also having a context helps, knowing about a composer’s life, what was he or she trying to achieve at that point of his/her life. But hey, every good thing has a price, so this is the price for classical music; taking a moment, slowing the time to breathe with music, to stay present with music. I find it entertaining. I will always remember my first time hearing The Rite of Spring from Concertgebouw Orchestra in Istanbul’s Ataturk Kultur Merkezi. It was like listening to a rock concert, my heart was pounding so hard the whole time. After the concert we couldn’t stop talking about it. So, exposure to live classical music helps tremendously, especially if you are witnessing great musicians playing with all their might.
New Yorker Trio @Caffe VivaldiOur cafe concerts at West Village’s Caffe Vivaldi have been so powerful for our audience, because they get to witness music being created right in front of their eyes; no stage lights, no musicians in black dresses coming from a backstage, no “magic”, just music… Once a young audience member came to us after concert and said “This is the most real thing I have seen for a long time”. His feedback made us very happy. Because that is what we’re tying to achieve. No dress codes, no procedure, no institution, no tickets, just a donation box… We said, if people like what we’re doing, they will support. We named ourselves “Classical for All”
Seiko-DM50S-Clip-Digital-Metronome
Miss Metronome

As for our “foursome”, I find myself lucky to be sharing my tiny apartment with Emir’s lovers, although I still want to choke Miss Metronome at times.
Here’s a little clip as a sneak peek into Folk in Classical Music that will be performed on May 20th at Greenwich House Music’s intimate Renee Weiler Concert Hall:

My interview with Eve Ensler & listening to Women's Voices

Vagina Monologues_dvdWhen I heard about the auditions for The Vagina Monologues that would be produced in my Upper West Side neighborhood, I thought, “How convenient!”  Then I learned that one monologue was about a Bosnian woman who was raped during the civil war. In my little actress mind, I thought I’m a great “cast” for that part. This was in 2010. I hadn’t read the play or seen it but I was already judging it by its name. Just like many others, I was thinking how irrelevant it is to be talking about our vaginas.
During the audition, there was a group of women, explaining that this is more than theater, or acting, this project is about raising awareness about violence against women and girls while raising money for groups which serve survivors. Then the leaders started talking about making cupcakes and selling raffle tickets… I was lost. I didn’t know how to make cupcakes! I Ege-Eve_2011still don’t, but now I know a thing or two about raising awareness and money for women’s issues.
I met Eve during my second year working with 4thU V-Day. By then, I had witnessed the strength of her work and the power of community theater. But still I was expecting to see a self-centered person, considering that she is a global heroine. On the contrary she was normal–a nice, direct and encouraging person and yes, of course, a global heroine. “What a smart woman!” I remember thinking. 

Bu yıl yönettiğim prodüksiyon 'Kadınların Sesleri'
March 27 &28 th at 160 CPW

Here I am, in my sixth year working as an “artivist” with 4thU V-Day of the Upper West Side of New York. I co-directed The Vagina Monologues for three years in a row and performed several different parts as an actress.  
This year for our 2015 production I am curating/directing a compilation of different female playwrights’ works titled “Women’s Voices” * , which will open at the end of this month. This will be the opening act on another evening of fundraising and consciousness expanding embodied in Eve Ensler’s musical, “Emotional Creature.” (For details & tickets: http://www.4thu.org/v-day-2015/ )
This year, the growing number of victims of violence in my home country, Turkey, highly alarmed me. I wanted to do more to combat this trend. By now I was becoming familiar with turning to Eve for guidance so I went to interview her. The resulting conversation was inspiring and appeared in one of the biggest newspapers in Turkey (Click to read the interview in Turkish). Here I would like to share some of this inspiration from Eve’s vision that created V-Day and One Billion Rising, with her own words.
I am personally fascinated by the idea of doing something positive to create the change that you want, instead of solely complaining about things. I asked Eve what she thinks about the power of arts in creating social change. Here’s what she said;

“Art allows us to get out of the duality that keeps us separated. Brings us to a whole new level of consciousness where we connect with our hearts in our spirits. Dancing allows women to release their trauma and claim public space. I think when we move our bodies it creates an energy that shifts consciousness. And I think drumming is so powerful, symbolizes the rhythm of revolution, it’s the heart beat of life; it connects us all.”

Eve Ensler - photo by B Lacombe
Eve Ensler – photo by B Lacombe

Many people may think that violence is such an overwhelming problem. “What difference would it make if I create something in my little world?” I wondered what would be Eve’s answer to those questions.

“Any individual who does shift consciousness and stands up against oppression, changes the world. And I think we have to really believe that we are that powerful and what we do is that important. This capitalist bubble, this patriarchal structure that we are under makes us believe that we don’t matter, our beliefs and actions don’t matter but I actually think the opposite is true. When you do anything, whether it’s in your home, your village, church, synagog, or in our place of work, it begins to shift consciousness. And we saw that. First year there were men who rose with us, the next year there were many men, this year there are a lot of men. That’s change. And I think it begins with one person, it begins with you.”

V-Day’s spotlight campaigns for the last 17 years were all around the world; Congo, Iraq, Afghanistan, New Orleans, Haiti… And Eve has been traveling the globe to coordinate and connect those communities of resistance, strength and hope. Based on her vast experience, I wondered if she was able to see a pattern that invites violence against women.

“As long as patriarchy is the basis of human existence and consciousness, violence will always be used to sustain it. It’s the methodology that sustains patriarchy.”

Violence has many faces, sometimes it’s physical, sometimes verbal and sometimes it’s behavioral and very subtle. We face it everywhere. In some cultures we get used to it which, I think leads to the worst consequences–raising the new generations who finds violence against women “normal”. I am devastated whenever I see a new product that prevents a woman from getting raped such as Undercover Colors, Anti-Molestation Jacket, Anti-Rape buckles and bras ( http://www.oddee.com/item_98705.aspx ). We are living in an age that everything is a finger tap away but we still need to buckle to prevent ourselves from being raped??As much as I do not want to believe it, these are real life stories that keeps happening all around the world. So what do we do?

“What we have to do is to keep reconstructing patriarchy. That means, giving boys and men a chance to re-perceive masculinity and manhood, women standing for their rights and speaking up the truth, breaking the silence, and all of us rising to say that there is another way of behaving on this earth which isn’t about domination and occupation and violation.”

I believe there certainly is another way to share this world without trying to dominate, occupy or violate. To me this is not just feminism, this is about humanism.

*“Women’s Voices” curated & directed by Ege Maltepe

Featuring plays & playwrights;
“Infestation” by Mia McCullough
“Life Refused” by Maia Brami“Continental Us” by Brenda K. White
“Natural Novice” by Siobhan O’Loughlin“Yes I Touch Myself” by Poppy Liu 
“TITS by Prof G” by Ege Maltepe
“A Change of Heart, So To Speak” by Kitty Chen
“To The Woman Who Screamed at Her Child” by Sarah Diamond Burroway
“Ultimate Girls Getaway” by Hillary King 
* Special thanks to Eve Ensler, V-Day team, the team of 4thU V-Day, and Milliyet Newspaper.

Ensler & 4thU VDay before opening night of Vagina Monologues - 2011 Photo: www.jlaphotography.com
Ensler & 4thU VDay before opening night of Vagina Monologues – 2011 Photo: www.jlaphotography.com

Eve Ensler ile V-Day Üzerine #Rise4Revolution

Ben ne ‘ilk’lerin çok önemli olduğuna inanırım, ne özel günlerin çok özel olduğuna. Bayram derseniz, bana her gün bayram zaten! Sevgililer Günü’nün ise 3 yıldır farklı bir anlamı var artık. Yazının geri kalanını 13 Şubat 2015’de Milliyet gazetesinde yayınlanan Eve Ensler ile yaptığım röportajın biraz daha uzun versiyonunu kopyalayarak devam ettiriyorum. Türkiye’de kadın, erkek ve çocuklara yapılan şiddete ve haksızlıklara karşı çıkmak, bu konuda farkındalık yaratmak için çaba gösteren herkese selam yolluyorum. İyi okumalar! 

Ege-Eve_2011
Eve ile tanışma – 2011

Vajina Monologları’nı henüz okumadan burun bükenlerdendim, ‘Vajina’larından bahsederek dikkat çekmeye çalışan bir grup kadın oyuncu!’ diye ön-yargılayanlardan. Ta ki iç savaş sırasında bir grup askerin tecavüzüne uğrayan Bosna’lı kadının monoloğunu okuyana kadar; “Vajinam Benim Köyümdü”. 2010’da New York’daki mahallem, Yukarı Batı Bölgesi’nde bir V-Day prodüksiyonuna dahil olarak V-Day ve Eve Ensler ile tanıştım. Bizim tiyatro dünyasında ‘eski’ diye kabul ettiğimiz bu oyun seyirciyle buluştuğunda meselenin tiyatro yapmaktan çok daha büyük olduğunu gördüm. Bir sonraki yıl oyunu ben yönetiyordum. Eve ile o yıl tanıştık, Union Square’de bir stüdyodaki V-Day toplantısında. Kendi kendime ne kadar da ayakları yere basan, ve zeki bir kadın diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ünü, ve yüzlerce kadının kahramanı olması dolayısıyla ondan beklediğim küçük dağları ben yarattım havasına sahip değildi. Beni en çok etkileyen şu sözleri olmuştu: “Değişimin tepeden geleceği umuduyla politikacılarla görüştüm, Birleşmiş Milletler temsilcileriyle, her kapıyı çaldım. Belli bir süre sonra, o insanların takvimindeki bir başka toplantı olduğumu anladım. Değişim tepeden değil, aşağıdan başlayacak, bizden, sizden. Buna inanın.”

Vajina Monologları’nın yankısı o kadar büyük olmuş ki, dört yıl sonra Eve Ensler V-Day isimli kadına şiddete karşı savaşan global bir dernek olan V-Day’i kurmuş, sene 1998.

Bu yıl yönettiğim prodüksiyon 'Kadınların Sesleri'
Bu yıl yönettiğim prodüksiyon

V-Day ne yapıyor? 150’ye yakın ülkede kadınlar bir araya gelerek Vajina Monologları’nı sahneliyorlar. Bu bir sahne okuması da olabilir. Çok fazla prova yapılmaması öneriliyor, oyuncular profesyonel de olabilir, amatör de, önemli olan birbirini destekleyen bir komünitenin oluşması. Bilet gelirlerinin %10’u V-Day’e giderken, geri kalan %90 kadına şiddete karşı savaşan lokal bir organizasyona gönderiliyor. Geçtiğimiz 6 yıl boyunca benim V-Day ekibim, 8 farklı derneğe toplamda 80 bin doları aşkın para bağışladı. Yani üç beş kadının bir araya gelmesinden başlayan hareket bugünün dünyasında birçoklarınca tek gerçek şey olarak görülen paraya dönüşebiliyor.

V-Day bunca parayla ne yapıyor? Kongo’da kadınlara sığınma evi, okul ve iş imkanı yaratan City of Joy ‘Neşe Şehri’, Irak’ta kadın ve kızlar için açılan okullar, Haiti’de, Afganistan’da kadın sığınma evleri, Amerika’da Yerlilere uygulanan şiddete karşı, ve Meksika’da kaçırılan kızlar açılan kampanyalar, ve daha birçok farklı yerde kadınların bilinçlenip güçlenmesini sağlayan adımlar atıldı.

One Billion Rising, Bir Milyar Ayağa Kalkıyor, ya da Türkiye’de daha çok bilinen adıyla Bir Milyar Kadın Dans Ediyor, V-Day’in 3 yaşındaki bebeği. Hikayenin geri kalanını bu hareketin annesi Eve Ensler’den dinleyelim…

Kenya'da Sığınma Evi, lider: Agnes
Kenya’da Sığınma Evi, lider: Agnes

Ensler – V-Day 15 yıldır devam ediyordu, dünyanın birçok yerinde sanatçılar ve aktivistler bu konuda farkındalık yaratmaya, ve dernekler organizasyonlar için para toplamaya devam ediyorlardı. Ve kendi kendimize ‘Evet, birçok zaferimiz var. Ama şiddet devam ediyor. Nasıl bir sonraki aşamaya geçebiliriz’ diye düşündük ve dünyadaki herkesi hep birlikte ayaklanıp dans ederek kadına şiddete karşı çıkmaya davet etmeye karar verdik. İlk yılki, Bir Milyar Ayağa Kalkıyor, bir davetti. Ve 200’den fazla ülkede milyonlarca insan bu etkinliklere katıldı, ve beraberce ayaklandı. Bu ilk yıl çok önemliydi, Çünkü etkinliklerin organizasyonu sırasında bu konuda yıllardır çalışan birçok grup bir araya gelip ortak çalışmalar yaptı. Herkes lokal çevresine özgü sorunları işaret etme fırsatı buldu. Bu harika gelişmelerden sonra ikinci yılında Bir Milyar, Adalet için Ayağa Kalkıyor’a karar verdik. İnsanların neden ayaklandığı konusunda çok belirgin bir mesaj vermek istedik. Bu yolda, şiddetle yolu kesişen meselelerin altı çizildi; ekonomik suistimal, ırksal adaletsizlik, cinsel şiddet hepsi bir yerde birleşiyor. Bu yıl da çok büyük global katılım gerçekleşti ve bu defa insanlar belirli noktalarda ayaklandılar. Örneğin madenlerde toplandılar ve çalışma koşullarının, doğanın, büyük kurumların daha düşük maaş

Kongo. Photo: Paula Allen
Kongo. Photo: Paula Allen

vererek çalışmak zorunda olan kadın işçilerin suistimal edilmesinin altını çizdiler. Orduda görev yapan kadınlar ayağa kalktı, askeriyedeki tacizi işaret ettiler, restoranlarda çok düşük maaşlara çalışarak müşterilerin bahşişlerine muhtaç olduklarından tacize uğrayan kadınlar ayaklandılar. Hindistan’da binek arabası kullanan sürücülere cinsiyet eğitimleri verildi, şimdi bir çoğunun arabalarında ‘benim dinim kadınlara saygı göstermek’ yazıyor. Zimbabwe’de kabile şefleri katıldı, kendi kabilelerindeki şiddet sorunlarını çözmek için adımlar attılar. Yani adalet konusunda çok belirgin adımlar atıldı. Ve bu defa Roma’da toplanan genel koordinatörler 2015 için gerçek değişimler yaşanmasını istediler ve bu yılın çağrısı; Devrim. Ve yine katılımın katlanarak çoğalıyor. Afganistan’da 32 farklı bölgede toplanılıyor, Meksika’da, Hindistan’da, Filipinler’de 250’den fazla etkinlik düzenleniyor, Amerika’nın her eyaletinde, Kenya’da, Kongo’da… Ve görülen o ki ayağa kalkışlar farklı formlarda, kimileri hükümetlerine sesini duyurmaya çalışıyor, kimileri kendi aileleri ve yakın çevrelerindeki dertleri çözmeye çalışıyor, kimileri kafa yapılarını değiştirmeye çalışıyor, kimileri asgari ücreti yükseltmek için ayağa kalkıyor. Herkes kendisi için gerekli olan değişim, devrim için ayağa kalkıyor.

Emir Gamsızoğlu'ndan V-Day Konseri, 10 Mart'ta New york'a bekleriz:)
Emir Gamsızoğlu’ndan V-Day Konseri, 10 Mart’ta New York’a bekleriz:)

EM – Böyle bir harekete liderlik etmek isteyen kadınlar ya da sanatçılar için ne gibi önerilerin olur?

Ensler – Bu kampanya ile ilgili en güzel şey, dünyanın her neresindeysen çevrendeki sorunlara işaret etmek için istediğin formda bir araya gelerek ayağa kalkabilir ve bu hareketin gerekliliğinin altını çizmek ve gücünü artırmak için kendi sanatsal ve aktivist yaratıcılığını kullanabilirsin. Ve kimsenin iznine ihtiyacın yok, sadece harekete geçip yapman yeterli.

EM – Türkiye %99 müslüman bir ülke. Ve sen dünyanın dört bir yanından farklı dinler ve kültürlerden insanlarla tanışıyorsun. Dinlerin kadına şiddet konusunda bir rolü olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ensler – Bence birçok din erkek egemen bir temele dayanıyor. Bir çoğu kadını marjinalleştiriyor, sesini duyurmasına çok izin vermiyor, klişe kalıplara sokuyor. Kilise, sinagog, camii… genel olarak erkek egemen yerler, ve maalesef kadına karşı şiddete açık kapı bırakabiliyor. Fakat aynı zamanda bu harekete destek veren çok fazla din adamı olması konusunda ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Bir çok kilise, sinagog bu ayaklanmaya katılıyor, ve müslüman ülkelerde bu harekete destek çok büyük.

EM – Evet, Afganistan ve Irak’taki katılımın büyüklüğü çok heyecan verici

Ensler – Aynen öyle… Daha bu sabah Cidde’de, Gazze’deki bür sürü etkinliklerden haberdar oldum. Pakistan’da çok fazla bir araya gelen grup var, önümüzdeki hafta ben de orada olacağım. Libya’da, Somali’de.. müslüman ülkelerin büyük çoğunluğu bu harekete destek veriyor.

Almanya
Almanya. Photo by Nika Kramer

EM – V-Day kapsamında hep sanatsal etkinlikler düzenliyoruz. Sanatın toplumsal değişim yaratmaktaki rolü nedir?

Ensler – Sanat bizi gerçek dünyadaki ayrışmadan, birbirimizden ayrı olduğumuz ilüzyonundan uzaklaştırıp bir araya getiriyor. Bizi bazen yepyeni bir bilinç düzeyine taşıyarak kalben iletişim kurmamızı sağlıyor. Bence dans etmek kadınların travmalarını aşmalarını sağlayabiliyor, bence bedenlerimizi harekete geçirdiğimizde bu dünyada kapladığımız yeri hatırlıyoruz ve beraberce dans etmek yeni bir bilinç yaratabilecek bir enerji ortaya çıkarıyor. One Billion Rising ile ilgili en harika şey, lokal bir hareket global bir birliğe dönüşüyor ve bu çok güzel bir model.

EM – Bu global harekette sosyal medyanın nasıl bir rolü var?

Ensler – Çok önemli bir rolü var. Herşeyden önce birbirimizi görüp birbirimizden etkilenebiliyoruz. Dünyanın dört bir yanından farklı yaratıcı fikirler çıktığını görüyoruz ve gruplar birbirilerinin yaratıcılıklarından etkilenebiliyorlar.

EM – Birçok kadın, bunlar çok büyük meseleler benim küçük dünyamda yapacağım bir şey neyi değiştirir ki diye düşünebilir.

Ensler – Bence bilinçlenen ve ezilmeye karşı çıkan her birey dünyanın değişmesine yol açıyor. Bu kadar güçlü olduğumuza inanmalıyız diye düşünüyorum. Altında yaşadığımız kapitalist, erkek egemen balon bize kendimizi önemsiz hissettiriyor, sanki fikirlerimizin, yaptıklarımızın bir etkisi yokmuş gibi gösteriyor. Ama ben tam tersine inanıyorum. İster evinizde, ister köyünüzde, kiliseniz, camiinizde, iş yerinizde nerede isterseniz yaptığınız şeyler, attığınız adımlar bilinçlerin değilmesinde rol oynuyor. Yıllar boyunca bunu gözlerimizle gördük. İlk yıl destek veren erkekler de vardı, ikinci yıl daha çok erkeğin katıldığını gördük, bu yıl o kadar çok erkek bu hareketin içinde ki! Ve bence tüm bunlar tek bir kişiden başlıyor, senden başlıyor.

EM – Dünyanın farklı yerlerindeki deneyimlerin sonucunda, kadına karşı şiddeti tetikleyen bir davranış biçimi olduğunu söyleyebilir misin?

Eve Ensler - photo by B Lacombe
Eve Ensler – photo by B Lacombe

Ensler – Erkek egemen kültür değişmedikçe şiddet hep bir metod olarak kullanılacak. Bizim yapabileceğimiz, oğlanlara, genç erkeklere erkeklik denen şeyin ne demek olduğunu bir daha düşündürerek, ve başka türlü bir iletişimin mümkün olduğunu, kızlar ve kadınlara da doğruları söylemenin, sessiz kalmamanın önemini anlatmak. Hep beraber ayağa kalkıp başka türlü bir davranış şeklinin varlığını hatırlatma, ilişkilerin hükmetme, işgal etme ve hak ihlali üzerine kurulması gerekmediğini anlatma. Çünkü bence erkek egemen yaşayıştaki davranış bunun üzerine örülü.

EM – Türkiye’de ayağa kalkanlara bir mesajın var mı?

Farklı şehirlerdeki etkinliklerle harekete katılmasına ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Katılanların, hepimizin, tüm dünyada bir olduğunu hatırlamasını isterim.

Etkinliklerden görüntüleri (özellikle video) dünya ile paylaşmak için #Rise4Revolution #1billionrising hashtag’lerini kullanabilirsiniz. www.onebillionrising.org 13 Subat’tan itibaren tüm dünyadan görüntüleri blogunda paylasacak.

Milliyet’te yayınlanan röportajı okumak icin: 

http://www.milliyet.com.tr/siddete-karsi-kadinlar-devrim–gundem-2013076/

Yönetmenliğini yaptığım V-Day ekibim Eve ile! Photo:  www.jlaphotography.com
Yönetmenliğini yaptığım V-Day ekibim Eve ile! Photo: www.jlaphotography.com

Yola çıkmadan önce yazı

Uzun bir süre, ve New York’ta dolu dolu, yeni işler ve öğrenmelerle geçen bir sezondan sonra Spolin-ist eğitimleri için yol göründü! Uzun süredir bana ulaşan ‘ne zaman’ ‘ne zaman’ diye mesajlar yazan Spolin meraklılarına nihayet “İşte şu zaman, hadi!'”diyebiliyorum. 7 Kasım’da başlayacak olan Spolin Atölyesi‘nin kontenjanı şimdiden doldu. Hemen sonrasında ileri seviye bir eğitim başlayacak. Kasım’ın son hafta sonu için ise 2 günlük bir Metod Oyunculuk Merkezli Oyunculuk Tekniği eğitimi açılıyor.
Metod Oyunculuk eğitimi yakın zamanda kaybettiğimiz hocam George Morrison’ın egzersizlerinden birkaçını içerecek. Geçtiğimiz hafta çocuklarının düzenlediği bir anma gününde ailesi ve jenerasyonlar boyu çalıştırdığı öğrencileri bir araya gelip George’un hayata bakışı, eğitmenliği, oyunculuk mesleğine sevgisi ve emeği üzerine hikayeler anlattık. Herkes New Actors Workshop’ın hayatında yalnızca profesyonel olarak değil, kişisel olarak da açtığı kapılardan bahsetti.
the-new-actors-workshop-profileBen özellikle dünyanın bambaşka bir yerinden gelen bir oyuncu olarak, George’la çalışma fırsatı bulduğum için kendimi inanılmaz şanslı hissediyorum. George’un oyunculuk eğitimine bakışı yalnızca kendi derslerine değil, okuldaki tüm derslerin içeriğine ve birbiriyle uyum içinde akışına yansımıştı. Daha önce 4 yıllık bir oyunculuk okulundan mezun olmuş deneyimli bir ‘öğrenci’ olarak kısa sürede New Actors Workshop‘taki derslerin ne kadar özenle seçilip, dikkatle adım adım ilerlemesinin bir tesadüf olmadığını, ve bu uyumlu ve sistematik ilerlemenin arkasında okulun kurucularının, ve özellikle George Morrison’ın olduğunu farkettim. Okul  “Ben asla eğitmen olmayacağım” diye dolanan Ege’yi 2 ay içinde “Oyunculuk eğitmenliği çok önemli bir iş” diye dolanan Ege’ye çevirdi.

George @Studio B – Arkasındaki duvarda yazan yazı: “Things start before you are aware of them” (Şeyler sen onların farkında olmadan başlar)

George hemen hemen her derse yeni bir egzersizle gelirdi. Oyuncu hazırlanmasının öneminin altını çizerdi. Tek yaptığı şey de oyuncuyu hazırlamaktı. “Elinizde olan tek şey hazırlıktır. Çalışmanızı sahneye çıkmadan yaparsınız. Sahneye çıktıktan sonra tek yapacagınız o anda orada olmak, partnerinizle iletişim kurmak ve yaptığınız çalışmanın size etki etmesini umut etmektir.” derdi.
Viola Spolin’in tekniğinden de çok etkilenen George, Method Acting, Gestalt, Alexander Tekniği ve oyunculuk, bedensel farkındalık üzerine daha birçok farklı yaklaşımı insan psikolojisi ve davranışı üzerine yaptığı okumalarla birleştirerek kendi tekniğini oluşturmuştu. Evi dağınık bir kütüphane gibiydi zaten.
Ben şanslı öğrenci olarak, birçok eğitmenin olduğu gibi maalesef George’un da favorileri vardı (bu ondan örnek almamaya çalıştığım bir özelliği:) , sınıfa yeni bir egzersiz öğretmek istediğinde örnek olarak kullanacağı oyuncusu oluyordum. Örneğin 3 Kanal egzersizini, Sarhoş egzersizini, ve Substitute (Yerine Koyma) gibi egzersizleri George’un yönlendirmesiyle deneme fırsatım oldu. Bu egzersizleri yaparken çoğu zaman oyunculuğun ötesinde kendi iç dünyama kapılar açıldı. Hatta bir tanesinden sonra, psikolojimin değişmesi için her zamanki gibi sakince “Şimdi dışarı çıkıp biraz yürüyüp gelmeni istiyorum” demişti. George oyuncunun kendi iç dünyası ve travmalarıyla yüzleşmesinin, kendini tanımasının bir karakteri canlandırırken de o karakterin dünyasını analiz edip içine girebilmesi için gerekli olduğunu düşünüyordu. Bize yaz okuması olarak verdiği kitap oyunculuk değil, psikoloji ile ilgiliydi.
George Actors Studio’nun ‘Actors Studio’ olduğu dönemde Lee Strasberg’ün öğrencisi olmuş, Gene Hackman‘dan Dustin Hoffman’a dönemin ünlü oyuncularının koçluğunu yapmıştı. O jenerasyonun son adamlarındandı anlayacağınız. Son dönemde eski zamanlardaki insanların ne kadar da dolu, gerçek ve ‘cool’ olduğundan bahsediyoruz Emir‘le hep. Şimdi hepimizin birşeyleri satmakla uğraşmaktan o şeyin içeriğini yeterince dolduracak vakti ayırmadığımızı konuşuyoruz. Ben, George’un öğrencisi olup daha sonra hem sanatçılığı hem de eğitmenliği bir arada götüren kişilerden hiçbirimizin George’un tırnağı etmediğimizi düşünüyorum. Tabii onlar da kendinden önceki jenerasyonun kendilerinden daha iyi olduğunu düşünüyorlardı. Ne demişler “Bir önceki jenerasyonun dediğini yap yaptığını yapma” Yok olmadı bu laf buraya… ne yapsak bilemedim 🙂
29-30 Kasım’da 8 saatlik bir çalışmayla George’un bana New Actors Workshop’ta öğrettiği egzersizlerden benim çoook işime yarayan ve oyunculuk tekniğinin temellerini oluşturan bir seri egzersizi aktaracağım. Müsaitseniz geliniz, yararlanınız.
 

Be cool, listen to #classicalmusic

Here I am, proud (and even late), to share #classical4all’s new season program in my blog. But it’s not too late because we have so many wonderful events coming! Be cool, listen to #classicalmusic
A community minded classical music movement
Throughout the 2014-15 season, we will be creating, performing and presenting nearly 50 concerts and performances both in New York and Europe. Our donation based events, as a part of our residency in Caffe Vivaldi, symbolize the spirit of our vision. We’re inviting you to enjoy your drinks while listening to classical music being performed just a few feet away and donate what you can afford.
Looking forward to this colorful season of music and theater!
Check out the full season calendar from this gallery and make sure to click here ; www.classicalforall.com 

SADİYE*

*Anneannemin ölüm yıldönümü anısına

Özgür bir kadındı Sadiye. Kafasına koyduğunu yapar, kimseyi pek dinlemezdi. Özgür olduğunu sanıyordu özgür olmaktan çok. 21. yüzyıl kadını olsaydı mutlaka iş güç sahibi olur, tek başına yaşar, canı istedi mi arabasına atlar güneye gider, canı istedi mi kendinden genç erkeklerle dolaşır sevişirdi. Ama 21.yüzyıl kadını değildi Sadiye, bir iş güç de tutturamamıştı gençliğinde. 17 yaşındayken yaşı büyüttürülüp evlendirilmişti zaten. Kocasının malı mülkü de vardı, yakışıklıydı da. Hoşlanmıştı ondan Sadiye. Heyecanlandı evleneceğini öğrendiğinde.

Sadiye yeni ördüğü süveterle
Sadiye yeni ördüğü süveterle

Çocukluğu bahçelerde geçmişti Sadiye’nin. Meyve ağaçları aklında kalacaktı yaşlanınca en fazla. İncir ağacına çıkar, büyükçe bir dala oturur, koparıp soyup incir yerdi. Dut ağacını sallarlardı ablalarıyla altına çarşaf serip. Ağabeyini severdi en çok. Bir süveter ördü bir gün ona. Ağabeyi ‘Sakın önce sen giyip beni mahallede rezil etme’ dedi. Sadiye de süveter biter bitmez üstüne giyip mahalleye çıktığı yetmezmiş gibi bir de fotoğrafçıya gidip resim çektirdi üzeri desenli yeni örülmüş süveterle. İnatçıydı Sadiye, sanki ona yapma denileni yapmak göreviydi.

Büyük bahçelerden ayrıldı Sadiye evlenince. Erenköy’ü bırakıp Kartal’a geldi. Elmaslar alındı ona düğününde. Erenköy’deki evinden çıkmadan gelinlikle resmi çekildi. Bir eliyle eteğini tutmuş, sağlıklı yanaklarıyla gülerek poz verdi. Düğünden bir yıl önce nişanlandılar Tahsin’le. Tahsin onu Beyoğlu’na götürdü. Kebap yediler, patlıcanın yanında sıralanmış etler. Muhallebi yediler sonra İstanbul’un en meşhur muhallebicisinde. Sonra bir otele götürdü Tahsin onu. Seviştiler. ‘Bizim nişan nikah bir arayadaydı!’ diye anlatacaktı bu olanları Sadiye yaşlanınca. Belediye nikahlı kocasıyla düğün dernekle biraraya geldi Sadiye. Kartal’da büyük bir evde, Tahsin’in ailesiyle yaşamaya başladı.

Yakın zamanda bir kızları oldu. Sadiye henüz çocuk, 21. yüzyıl kadınları için ergen üniversite çağında. Halalarına benzedi bu kız çocuk. Sadiye çocuk, Perihan bebek yaşıyorlardı Kartal’da, artık ağaçlara çıkmadan, sokaklarda çok dolanmadan. Tahsin Kartal’ın en sevilen delikanlısı, 21. yüzyıl erkekleri için hala çocuk. Babası ile balığa giderlerdi. Kartal rıhtımından tekneleriyle açılırlardı Marmara’ya, belki oradan Karadeniz’e. Sormazdı Sadiye. Sevmezdi denizi de. Kardeşi de denizdeydi hep. Denizaltı subayı. Bir çıkardı yola, açılır açılır denizde, aylarca gelmezdi geri. Ablalarından çok abisini severdi Sadiye. Kayınvalidesinden çok kayınpederini. Kızlarından çok oğlunu sevdi sonra.

Bir oğulları oldu Tahsin ve Sadiye’nin. Tüm Kartal’da kutlamalar yapıldı. 20. yüzyılda erkek evlat daha değerliydi, soy devam edecekti, erkek direkti. Hay bu soyadı kanununu çıkaranın! diyeceklerdi kız çocuklar bir yüzyıl sonra. Bilemediler belki de Sadiye Tahsin’den boşanacaktı. 

Sadiye çok çekti kayınvalidesiden, görümcelerinden. Görümceleri kıskandılar Sadiye’yi, sevmediler. Tahsin’i de sevmezlerdi zaten. Kutlamalar yapılmıştı Tahsin doğduğunda, erkek evlat daha değerliydi ne de olsa. Daha bebekken mutsuzluk ekerdi tüm mahalle aileye. Sevmediler ağabeylerini onlar da, ağabeylerin bir suçu yoktu. Suç yüzyılındı halbuki. 

Yüzyılın ağırlığı erkeklerin üzerine binmişti. Sert olmak için içki içer, yasaklar koyarlardı. Yasaklar Sadiye’yi durdurmaz, inatla tekrar yapardı Sadiye ‘Yapma’ denileni. Kahvenin önünden de geçerdi, kafasına esti mi evi de badana ederdi, ‘Yeter artık içtiğin’ dercesine haşince sofrayı da toplardı Sadiye. 

İkinci çocuğu bile doğurmamak için, bebek düşsün diye gardıropların üzerinden atlayan Sadiye tekrar hamile kaldı. İstemiyordu çocuk artık. Kendisi çocuktu hala. Beyoğlu’ndaki gibi de değildi artık sevişmeler. Bu son çocuk erken doğdu. ‘Ölür’ dedi herkes. ‘Kaşık kadardı’ diye anlatacaktı yaşlanınca minik kızının yeni doğmuş halini. Babası bile yaşamaz derken, yaşadı Nurhan. 

Bir ablası bir de ağabeyi vardı, anneleri onlardan az kabaca. Kartal’da herkes onları tanır, dedeleri ne isterlerse alırdı. Bayramda yeni bayramlıklar, kasa kasa Çamlıca gazozları, bütün gelen pastırmadan korkardı Nurhan mutfakta öylece duran, kırmızı kırmızı. Tüm gün yemek yapardı haminneleri, tüm aile sofraya oturur yarım saatte tüketirlerdi bütün günün emeğini. Balıklar, patlıcanlar, meyveler hep en tazesinden. 21. yüzyıla göre organik sofralar. Yeni yüzyılın suçu olacaktı meyve bahçelerini, sebze bostanlarını yok edip üstüne ev yapmak.

Yıllar sonra Suadiye'de Perihan'ın evinde
Yıllar sonra Suadiye’de Perihan’ın evinde

Tahsin çok iyi adamdı. Kartal’da onu herkes tanır, severdi. Sofralarda kimseye hesap ödetmez, herkese yardım ederdi. Adam gibi adamdı, karısına da çok aşıktı. Ailenin genç erkeğiydi, annesinin etkisinde, kızkardeşlerinin gözü üstünde, tüm mahallenin eli omzundaydı. Erkek evlat olmak hem kolay hem de zordu o yüzyılda. Erkek adam içki içer, dağıtırdı masaları. Erkek adam sözünü de dinletirdi, masaya da vururdu yumruğunu icabında karısına da. Çok aşıktı Tahsin bir gece eşek sudan gelinceye kadar dövdüğü Sadiye’ye. Sadiye bayıldı geniş evin geniş mutfağında. Kasadan gazoz almış Nurhan Çamlıca gazozu döktü yüzüne Sadiye’nin, ayılır diye. Ayılmadı Sadiye. Bir gün tak etti canına, Nurhan’ı da alıp gitti Sadiye Erenköy’e, bir başka geniş eve. 

Erenköy’deki ağaçlar Sadiye’yi tanır, bahçe kapısı kendiğilinden açılırdı bu defa çocuklu, kendisi hala çocuk Sadiye’yi görünce. Sadiye toprak sahibi aristokrat ailenin kızı. Annesi de Sadiye gibi inatçı ve özgür, evlenmişti evin yanaşması ile zamanında. Yanaşma toprak sahibi olmuş, hiç çalışmamıştı hayatı boyunca. Sadiye hiç bahsetmedi babasından yaşlanınca bile. Annesinden azıcık. ‘Hep yatarken gördüm ben dedemi’ diyecekti torunları Sadiye’nin babasını hatırlarken. Bir de anneanne ile dedenin aşkını anlatacaklardı, ‘Gündüz vakti, odalarına girer yatarlardı’ diye. Bencil bir aşkın çocuğuydu Sadiye, bahçeler onun ailesi olmuştu. Yaşlanınca da hep ağaçlar altında oturmaya gidecekti torunları ile.

Nurhan bekledi Sadiye’yi geniş evin taş sahanlığında. Sadiye’nin annesi ve babası “Biz bakamayız” dedi, geri çevirdiler Sadiye’yi. Sadiye ne yapacagını bilemedi, ne diyeceğini bilemedi. Torunlarına hiçbir hikaye anlatmadı annesinden babasından kalan, ne annesinin yaptığı yemekler, diktiği etekler, hiçbir anı geçmedi sonraki kuşaklara. Sadiye gençti, sessiz kaldı. Tahsin’i çağırdı Nurhan’ı alması için. Bir hışımla geldi Tahsin, aldı kızını, eve dönerken bir de fotoğrafçıda resim cektirdiler Nurhan’la. Nurhan hatırladı herşeyi hayatı boyunca, sahanlıkta bekleyişi.

Sadiye ve Tahsin ayrıldı. 20. yüzyıl ortasında boşanmak büyük mesele. 

********

Bu yazıyı anneannem yoğun bakımdayken yazmaya başlamıştım. Son paragrafı yazarken haberi aldım. Öylece kaldı Sadiye’nin hikayesi. Belki ilerleyen zamanlarda tamamlarım. Daha sonra eski resimlerden de eklemeler yapacagım. Şimdilik bu kadar. Olaylar pek tabii benim perspektifimden, büyük çoğunluğu anneannemden duyduklarımdan esinle yazılmıştır. 

Değirmendere sahilde dondurma yerken
Değirmendere sahilde dondurma yerken