Istanbul->New York->Istanbul

10 mühim bir sayı.
New York’un Yukarı Batı bölgesinde 86’ıncı sokaktaki evimize ilk taşındığımızda, 3D kapı numaramızı gören bir arkadaşımız “Üç kere üç dokuzdur. Dokuzun gücüne inanın!” demişti. Bizi güldüren bu yorum, o zamandan beri kendi aramızdaki bir şakadır. Fakat bu defa da ben 10’un gücüne inanın diye yazıya başlayabilirim.
New York’ta önce öğrencilik, sonra da sanat işleri ile dolu dolu geçen 10 yılın sonunda, hayat ve iş ortağım Emir Gamsızoğlu ile hayatımızda yeni bir sayfa açıldı. 10 yıl New York’ta yaşadıktan sonra doğduğumuz şehre ve anadilimize geri dönme isteği ile adeta yanıp tutuşur olduk. 11. Yılın sonunda da Istanbul’a geri döndük. Bizi bu yanıp tutuşma haline getiren, daha evvel sahip olmadığımız bakış açısını son dönem işlerimizde irdeleyip farklı formlarda paylaşıyoruz. Ben bu konuyu daha dallandırıp budaklandırmadan kendi temel alanımdaki kısmına değineceğim.
Okul
2006’da Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden mezun olduktan sonra Fulbright bursu ile Amerika’da Yüksek Lisans eğitimi için önümde çok şanslı bir kapı açılmıştı. Bu şansımı New York şehrinde olabilmek için kullanmak istedim ve neredeyse sadece adresini beğenerek başvuru yaptığım bir okuldan kabul alınca hem mecazi hem de fiziki anlamda uçarak Manhattan’ın yolunu tuttum. Biraz da hasbelkader gittiğim okul, New Actors Workshop, başıma gelen en iyi şeylerden biri oldu. Beni hem oyuncu, hem yönetmen hem de yazar olarak hazırlayan bu okul Amerikan tiyatro ve sinemasının temel taşlarını koyan isimlerin

founders
Paul Sills-George Morrison-Mike Nichols

büyük bir özenle tasarlayıp sunduğu bir programdı. Amerika’daki doğaçlama geleneğinin annesi Viola Spolin’in oğlu Paul Sills ve Sills’in kumpanyasında yetişen Oscarlı yönetmen Mike Nichols ve George Morrison’ın kurduğu bu okul benim için sanat eğitiminde bir ışık oldu. Biliyorum ki bu ışık bana hayat boyu yol gösterecek.
Çırak
Carol Sills rehearsal-1
Carol Sills ile provada

2009’da New Actors Workshop’tan mezun olduktan sonra hemen Spolin-Ist kuruldu. New York’ta öğrendiklerimden beni en çok etkileyen Spolin Metodunu hemen Türkiye’ye taşımak istedim. Spolin ve Sills ailesi ile iletişime geçerek Spolin’in metod kitabını çevirmek için izin aldım. 2010-11 sezonunda kitapların da editörlüğünü yapan yönetmen Carol Sills’in asistanlığını yaptım, bir yandan da Hareket Doğaçlaması derslerinde asistanlık yaparak ve Mike Nichols’ın ustalık sınıflarını asla kaçırmayarak eğitime bir yıl daha devam ettim. Nasılsa çıraklık işimizin en mühim öğrenme sürecidir ve bu süreç hayat boyu devam eder.
 
Gelişme
New York’taki tiyatro ve diğer sanat işlerimle beraber Spolin eğitmenliğini hiç bırakmayarak devam ettirdim. New York’taki Spolin-Ist Oyuncuları gösteriler yaparak seyirci ile buluştuğunda uzun süredir kurduğum bir hayal ete kemiğe bürünmüş oldu.
IMG_0778
Çehov New York’ta

Tiyatro işleri devam ederken bir gün Woody Allen’ın setine konuk olmak Emir ve bana hikayelerimizi film yoluyla anlatmak konusunda cesaret verdi. Hocam Mike Nichols’ın da öğütlerini kulağımıza küpe yaparak 3 farklı film projesine daldık. Artık her anlamda New Yorklu olmuştuk.
Lakin içimde uzaklardan gelen bir ses vardı, gittikçe de yakınlaşıyordu. Hani siz evdeyken sokaktan bir arabanın alarmı öter, önce sizi rahatsız etmez ama zamanla sizi deliye döndürecek bir hale dönüşür, camı açıp “Kimin bu araba kardeşim!” diye bağırasınız gelir. İşte buna benzer bir ses.
Türkçem benim ses bayrağım! 
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Dağlarca

Lise yıllarımda üç kafadar olarak gezdiğimiz arkadaşlarım Yasemin ve Okan ile beraber Kadıköy’deki Hayat Kahvehanesine gidip büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca ile sohbet ederdik. Şişe dibi gözlüklerinin ardında, bizimle hep ağzında hınzır bir gülümseme ve biraz huysuz ifadesi ile konuşurdu Dağlarca. Türkçe aşığı şair bize kelimeler uydurmamızı söylemişti. Bir de “Her gün yazın, hep yazın.” demişti. -Aynı öğüdü yıllar sonra Emir’in bestecilik hocası Pulitzer ödüllü David Del Tredici de ona söyleyecekti. Ustaların vardır bir bildiği.- “Türkçem benim ses bayrağım!” cümlesi hiç aklımdan çıkmaz. Benim içimdeki gitgide yakınlaşan ses de bana Türkçe konuşmamı, anlatmamı, yazmamı söylüyordu. Dağlarca neden bayrak kelimesini seçmişti? Çünkü bayrak bir kültürü bir nevi varoluşu temsil eden bir simgeydi. Benim”eve” dönerek bu”yeni ben” ile varoluş yolcuğuma yeni bir durak eklemem gerekiyordu. En azından ben şu an böyle hissediyorum.
Istanbul’un çekirdeksiz bir karpuz dilimini andıran bu tatlı ve sakin Ağustos ayında Spolin-Ist’in yeni programını hazırlamak, Emir ile kültür işlerimizi geliştirip paylaşacağımız bir yeni ev yaratmak benim için tarif edilmez bir mutluluk. Yeni sezonda Spolin-Ist 3 aylık kurlara bölünen toplamda 2 yıllık bir Spolin doğaçlama metodu eğitimi programı açacak. New York’taki okulum ve okul sonrası edindiğim deneyimlerle yoğrulan kısa süreli eğitimler programımız dahilinde olacak. Spolin-Ist’in yeni programının ismini koyduğumda bir arama yaptım, ve karşıma yine Fazıl Hüsnü Dağlarca çıktı.* Böylece bu işin iyiliğine inancım perçinlenmiş oldu. Spolin-Ist Oyun Okulu 2018 – 19 eğitim yılı programı çok yakında spolinist.com dan duyurulacak.
Daha ne yazayım, bizi izlemeye devam edin 🙂

Ege.

Ağustos 2018, Istanbul

Transformism #indiefeature in progress!

Our independent film Transformism continues to call “action” all over New York City! Our fundraising campaign ends in only a couple of days. We are grateful to our friends and followers who believe in our work and support us. Please check it out and contribute, share, help us make some noise: www.indiegogo.com/projects/transformism-film
TR: Bağımsız film projemiz Transformism New York’ta çekimlere devam ediyor! Fon destek kampanyamızın son günlerindeyiz. Bize inanan ve destek veren dostlarımızla takipçilerimize minnettarız. Siz de destekçiler arasına katılın, çorbada tuzunuz filmde isminiz olsun: www.indiegogo.com/projects/transformism-film
Şimdiden teşekkür ederiz.
Here’s our latest teaser with footage from the film, enjoy!
Filmden görüntülerle son indiegogo fragmanımız yayında!


Snapshots from our set… // Ve setten anlar…

TRANSFORMISM

“We must cultivate our garden.”
Director: Emir Gamsızoğlu
Screenplay: Ege Maltepe & Emir Gamsızoğlu
Director of Photography: Yiğit İlke Yücesan
Cast: Ege Maltepe, Kaan Çakır, Eurydice El-Etr, Cihangir Duman, Dylan Grunn, Eva Cavadini, Elizabeth Raia, Atakan Oğuz, Carol Asch, Jeffrey Sweet, Jenny Burks, Mary Anne Holliday, Yessenia Rivas, Eamon Speer, Mason Sullivan, Amanda Jungquist, Kevin Kilcullen, Valentina Layne, Rich Layne, Ali Pınar, Emin Maltepe, Defne Maltepe, Nil Maltepe.
_______________________
What we see in the world is a collapse of culture and we had something to say! “TRANSFORMISM is about a new philosophy on our power to transform ourselves & our culture.
What we see as the savior of the future is culture. Politics and economy are only the subsets of culture. If we transform the culture, the politicians and the approach to economy will transform as well. To transform culture to a better version of itself, philosophy is essential. To create a new philosophy, we need thinkers and for people to think, we need to color their lives with arts and literature.
The story is told through Claire’s transformation from a being a blind consumer of popular culture to a philosopher with widespread views. Claire’s encounters with new people has a big role in her transformation.
We took Voltaire’s suggestion to “cultivate our garden”, mixed it with the ideas of other philosophers from Confucius to Sartre and todays social ideological needs and transformed them into a new philosophy.
This is an independent project with a very small budget. We are currently in the production process. We have a super talented and international cast and crew. New York scenes are almost finished, and now our story will take us to Istanbul and Paris.
Your contributions will be helpful in the future steps of our production and post production process. We thank you for your support!
 

Thoughts after a workshop / Bir atölyenin bitiminde düşünceler

Life is hard … for everyone… sometimes a little harder if you’re an artist. But then you do something, giving a piece of you and you get this warmth back which will be your fuel for a long time. That happened tonight at the end of our 20 hour Spolin Workshop. The work moved us physically, intellectually and emotionally as a group. Go Spolin-Ist !!
Hayat zor… herkese… eger sanatciysaniz bazen size daha zor. Sonra bir sey yaparsiniz, kendinizden bir parca vererek ve size bir sicaklik geri doner, onunla bir sure daha devam edecek enerjiyi elde edersiniz. Bu aksam, 20 saatlik Spolin Atolyesi’nin sonunda bu oldu. Spolin bizi fiziksel, entellektuel ve duygusal olarak etkiledi. Cok yasa Spolin-Ist 🙂

SPOLIN-ISTanbul!

Yaklaşık iki yıllık bir aradan sonra Spolin Doğaçlama eğitimleri için Istanbul’a doğru yıla çıkıyoruz! Istanbul’u, simit ve çay ikilisini, boğaz yürüyüşlerini, öğle yemeğinde mantı lüplettikten hemen sonra sade Türk kahvesi höpürdetmeyi özlediğim kadar Spolin eğitimlerini Türkçe vermeyi de özledim.
New York’taki Spolin-ist Players grubu önümüzdeki sezonda gösterilere hazırlanırken, bu haftaki atölyemiz öncesinde Türkiye’deki dostlara ufak bir mesaj yollamak istedik.
İşte burada;

Istanbul’daki eğitimlerde görüşmek üzere!

www.spolinist.com

"PRİVATOPİA" Yunan yazarın oyunu New York'taydı

Kasım ayında New York LaGuardia Performing Arts Center’da rol aldığım oyun Privatopia hakkında Milliyet Gazetesi’nde çıkan yazımın tamamını paylaşıyorum.

Yunan yazarın mülteci krizi hakkındaki oyunu bir kısmı Türk, Yunan; dünyanın dört yanından bir kadroyla New York’taydı.

Filmler en azından bir konuda yalan söylemiyor; New York’ta Kasım bir başka. Gri, sarı, kırmızı binalara karışan sarı ve kahverengi ağaçlar, kaldırımda yürürken “Yoksa bir film setinde miyim?” hissi yaratan bir huşu içinde yaprakların üzerinize dökülmesi, tatlı bir rüzgar, yakmayan bir güneş, ve tam da böyle bir sonbahar gününde LaGuardia Performans Sanatları Merkezi’nin büyük sahnesinde Privatopia provaları başladı.

10 kişilik oyuncu kadrosu iki gruba ayrılıyordu. Çünkü oyun birbirinin içine geçmiş iki apayrı dünyanın ekseninde geçiyor. Biz ve Onlar. Benim rol aldığım grup, “içerdekiler” korumalı bir sitede yaşayan ayrıcalıklı sakinler, siteye girmiş yabancı bir kedinin alarmı üzerine olağanüstü bir toplantı düzenliyorlar. Dışardakiler ise, evsizler, işçi ve mülteciler. Oyun, Yunan yazar Maria Efstathiadi’nin ötekileştirilenlerin yaşam öyküleriyle örülü gerçekçiliği absürdizmle birleştiren bir kara komedisi. 

Türk yönetmen Handan Özbilgin’in yaratıcı rejisi, İtalyan, Amerikalı, Arnavut, Japon kısaca dünyanın dört bir yanından çok “New Yorker” bir teknik kadro ile yine dünyanın dört yanından oyuncuları bir araya getiren prodüksiyon metnin etkisini perçinledi. New York’u özel kılan ve beni 10 yıla yakındır sanatçı olarak en çok besleyen de bu çok kültürlülük.

Seyircinin çok etkilenerek, bazen kahkahalar bazen de dikkatli bir sessizlikte izlediği Privatopia’nın açılışına Paris’ten gelen yazar Efstathiadi, oyununun dünya prömiyerinin New York’ta olmasından çok mutluydu. Reji ve oyunculuğun metnini kendisinin bile hayal etmediği bir seviyeye taşıdığını belirten yazar oyununu bu kadroyla Yunanistan’a götürmeyi arzu ettiğini belirtti.

Bir Türk oyuncu olarak benim için bu oyunun öne çıkan iki büyük etkisi var. Şüphesiz ilki, Türkiye, Yunanistan ve diğer bir çok Avrupa ülkesinde güncel bir konu olan mülteci krizi konusunda, henüz bu konuda çok fikri olmayan Amerikan seyircisi için bir farkındalık yaratmak. Başkan Obama önümüzdeki birkaç yıl içinde 100.000’e yakın mülteci kabul edeceklerini belirtti. Kendini gelişmiş kabul eden her ülkenin sorumluluk alması gereken bu insan hakları meselesi, her ne kadar sıklıkla New York Times’ın anasayfasında yer alsa da, New York’luların uzaklardan aldığı haberlerden biri. Malum öngörüsüz insanoğlu bir şey gözlerinin önünde olmadan gerçek bir farkındalığa sahip olamıyor, gazete manşetlerinin de hayatın içine işleyen bir etkisi olamıyor. LaGuardia Performans Sanatları Merkezi geçtiğimiz yıl boyunca 11 Eylül sonrası Amerika’da Müslüman Kimliği projesinin ardından, bu sezon yaşanan mülteci krizi hakkında performans projeleri, panel ve bağış etkinlikleri düzenleyerek konu hakkında farkındalık yaratıyor. Farklı etnik gruplardan genç bir seyirci kitlesine hitap eden kurum sanatın varoluş sebeplerinden belki de en mühimini New York’lulara hatırlatırcasına kültürler arasında diyalog kuruyorlar.

Diğer kayda değer deneyimim ise Yunan oyuncularla aynı sahneyi paylaşıyor olmaktı. Partnerlerimden Ioanna Katsarou ve Fotis Batzas ile sıklıkla kültürlerimizin ne kadar benzediğinden bahsediyoruz. Katsarou “Türk sanatçılarla çalışmak büyük bir keyif çünkü sanat, estetik, espri anlayışımız o kadar aynı ki! Türkler ve Yunanlar yüzyıllarca yan yana yaşadı ve birbirini etkiledi, bunun aksini söylemek aptallıktır” diyor ve ekliyor “Türk bir yönetmenin çağdaş bir Yunan yazarın oyununu seçmesi benim için çok mutluluk verici”. Babası uzun yıllar Türkiye’de yaşayan Fotis Batzas ise “Babam Istanbul’daki Yunan, Yunanistan’daki Türk olarak hep ötekileştirilen kişi oldu. Böyle bir oyunda rol almak benim için çok anlamlı” diyor.

Yönetmen Özbilgin “Maria’nın oyununu okur okumaz çok heyecanlandım. Mülteci krizine ilk tepkiyi veren ülkelerden Türkiye ve Yunanistan’lı iki sanatçı olarak bu güncel konu hakkında bir eseri New York seyircisiyle buluşturmak benim için adeta bir görevdi.”

Korunaklı sitede yaşayan Privatopia sakinleri bize fakirle zenginin arasındaki uçurumun artarak, korkuların tetiklenmesiyle kaynayan bir kazana dönüşen toplumu anlatıyor. Oyunun sonunda ise siteye giren bu vahşi kedinin bir Hello Kitty balonu olduğunu görüyoruz. Bizi korkutan birçok şey şişirilmiş birer balon olmasın?


Fotograflar: Joey Liu

Eve Ensler ile V-Day Üzerine #Rise4Revolution

Ben ne ‘ilk’lerin çok önemli olduğuna inanırım, ne özel günlerin çok özel olduğuna. Bayram derseniz, bana her gün bayram zaten! Sevgililer Günü’nün ise 3 yıldır farklı bir anlamı var artık. Yazının geri kalanını 13 Şubat 2015’de Milliyet gazetesinde yayınlanan Eve Ensler ile yaptığım röportajın biraz daha uzun versiyonunu kopyalayarak devam ettiriyorum. Türkiye’de kadın, erkek ve çocuklara yapılan şiddete ve haksızlıklara karşı çıkmak, bu konuda farkındalık yaratmak için çaba gösteren herkese selam yolluyorum. İyi okumalar! 

Ege-Eve_2011
Eve ile tanışma – 2011

Vajina Monologları’nı henüz okumadan burun bükenlerdendim, ‘Vajina’larından bahsederek dikkat çekmeye çalışan bir grup kadın oyuncu!’ diye ön-yargılayanlardan. Ta ki iç savaş sırasında bir grup askerin tecavüzüne uğrayan Bosna’lı kadının monoloğunu okuyana kadar; “Vajinam Benim Köyümdü”. 2010’da New York’daki mahallem, Yukarı Batı Bölgesi’nde bir V-Day prodüksiyonuna dahil olarak V-Day ve Eve Ensler ile tanıştım. Bizim tiyatro dünyasında ‘eski’ diye kabul ettiğimiz bu oyun seyirciyle buluştuğunda meselenin tiyatro yapmaktan çok daha büyük olduğunu gördüm. Bir sonraki yıl oyunu ben yönetiyordum. Eve ile o yıl tanıştık, Union Square’de bir stüdyodaki V-Day toplantısında. Kendi kendime ne kadar da ayakları yere basan, ve zeki bir kadın diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ünü, ve yüzlerce kadının kahramanı olması dolayısıyla ondan beklediğim küçük dağları ben yarattım havasına sahip değildi. Beni en çok etkileyen şu sözleri olmuştu: “Değişimin tepeden geleceği umuduyla politikacılarla görüştüm, Birleşmiş Milletler temsilcileriyle, her kapıyı çaldım. Belli bir süre sonra, o insanların takvimindeki bir başka toplantı olduğumu anladım. Değişim tepeden değil, aşağıdan başlayacak, bizden, sizden. Buna inanın.”

Vajina Monologları’nın yankısı o kadar büyük olmuş ki, dört yıl sonra Eve Ensler V-Day isimli kadına şiddete karşı savaşan global bir dernek olan V-Day’i kurmuş, sene 1998.

Bu yıl yönettiğim prodüksiyon 'Kadınların Sesleri'
Bu yıl yönettiğim prodüksiyon

V-Day ne yapıyor? 150’ye yakın ülkede kadınlar bir araya gelerek Vajina Monologları’nı sahneliyorlar. Bu bir sahne okuması da olabilir. Çok fazla prova yapılmaması öneriliyor, oyuncular profesyonel de olabilir, amatör de, önemli olan birbirini destekleyen bir komünitenin oluşması. Bilet gelirlerinin %10’u V-Day’e giderken, geri kalan %90 kadına şiddete karşı savaşan lokal bir organizasyona gönderiliyor. Geçtiğimiz 6 yıl boyunca benim V-Day ekibim, 8 farklı derneğe toplamda 80 bin doları aşkın para bağışladı. Yani üç beş kadının bir araya gelmesinden başlayan hareket bugünün dünyasında birçoklarınca tek gerçek şey olarak görülen paraya dönüşebiliyor.

V-Day bunca parayla ne yapıyor? Kongo’da kadınlara sığınma evi, okul ve iş imkanı yaratan City of Joy ‘Neşe Şehri’, Irak’ta kadın ve kızlar için açılan okullar, Haiti’de, Afganistan’da kadın sığınma evleri, Amerika’da Yerlilere uygulanan şiddete karşı, ve Meksika’da kaçırılan kızlar açılan kampanyalar, ve daha birçok farklı yerde kadınların bilinçlenip güçlenmesini sağlayan adımlar atıldı.

One Billion Rising, Bir Milyar Ayağa Kalkıyor, ya da Türkiye’de daha çok bilinen adıyla Bir Milyar Kadın Dans Ediyor, V-Day’in 3 yaşındaki bebeği. Hikayenin geri kalanını bu hareketin annesi Eve Ensler’den dinleyelim…

Kenya'da Sığınma Evi, lider: Agnes
Kenya’da Sığınma Evi, lider: Agnes

Ensler – V-Day 15 yıldır devam ediyordu, dünyanın birçok yerinde sanatçılar ve aktivistler bu konuda farkındalık yaratmaya, ve dernekler organizasyonlar için para toplamaya devam ediyorlardı. Ve kendi kendimize ‘Evet, birçok zaferimiz var. Ama şiddet devam ediyor. Nasıl bir sonraki aşamaya geçebiliriz’ diye düşündük ve dünyadaki herkesi hep birlikte ayaklanıp dans ederek kadına şiddete karşı çıkmaya davet etmeye karar verdik. İlk yılki, Bir Milyar Ayağa Kalkıyor, bir davetti. Ve 200’den fazla ülkede milyonlarca insan bu etkinliklere katıldı, ve beraberce ayaklandı. Bu ilk yıl çok önemliydi, Çünkü etkinliklerin organizasyonu sırasında bu konuda yıllardır çalışan birçok grup bir araya gelip ortak çalışmalar yaptı. Herkes lokal çevresine özgü sorunları işaret etme fırsatı buldu. Bu harika gelişmelerden sonra ikinci yılında Bir Milyar, Adalet için Ayağa Kalkıyor’a karar verdik. İnsanların neden ayaklandığı konusunda çok belirgin bir mesaj vermek istedik. Bu yolda, şiddetle yolu kesişen meselelerin altı çizildi; ekonomik suistimal, ırksal adaletsizlik, cinsel şiddet hepsi bir yerde birleşiyor. Bu yıl da çok büyük global katılım gerçekleşti ve bu defa insanlar belirli noktalarda ayaklandılar. Örneğin madenlerde toplandılar ve çalışma koşullarının, doğanın, büyük kurumların daha düşük maaş

Kongo. Photo: Paula Allen
Kongo. Photo: Paula Allen

vererek çalışmak zorunda olan kadın işçilerin suistimal edilmesinin altını çizdiler. Orduda görev yapan kadınlar ayağa kalktı, askeriyedeki tacizi işaret ettiler, restoranlarda çok düşük maaşlara çalışarak müşterilerin bahşişlerine muhtaç olduklarından tacize uğrayan kadınlar ayaklandılar. Hindistan’da binek arabası kullanan sürücülere cinsiyet eğitimleri verildi, şimdi bir çoğunun arabalarında ‘benim dinim kadınlara saygı göstermek’ yazıyor. Zimbabwe’de kabile şefleri katıldı, kendi kabilelerindeki şiddet sorunlarını çözmek için adımlar attılar. Yani adalet konusunda çok belirgin adımlar atıldı. Ve bu defa Roma’da toplanan genel koordinatörler 2015 için gerçek değişimler yaşanmasını istediler ve bu yılın çağrısı; Devrim. Ve yine katılımın katlanarak çoğalıyor. Afganistan’da 32 farklı bölgede toplanılıyor, Meksika’da, Hindistan’da, Filipinler’de 250’den fazla etkinlik düzenleniyor, Amerika’nın her eyaletinde, Kenya’da, Kongo’da… Ve görülen o ki ayağa kalkışlar farklı formlarda, kimileri hükümetlerine sesini duyurmaya çalışıyor, kimileri kendi aileleri ve yakın çevrelerindeki dertleri çözmeye çalışıyor, kimileri kafa yapılarını değiştirmeye çalışıyor, kimileri asgari ücreti yükseltmek için ayağa kalkıyor. Herkes kendisi için gerekli olan değişim, devrim için ayağa kalkıyor.

Emir Gamsızoğlu'ndan V-Day Konseri, 10 Mart'ta New york'a bekleriz:)
Emir Gamsızoğlu’ndan V-Day Konseri, 10 Mart’ta New York’a bekleriz:)

EM – Böyle bir harekete liderlik etmek isteyen kadınlar ya da sanatçılar için ne gibi önerilerin olur?

Ensler – Bu kampanya ile ilgili en güzel şey, dünyanın her neresindeysen çevrendeki sorunlara işaret etmek için istediğin formda bir araya gelerek ayağa kalkabilir ve bu hareketin gerekliliğinin altını çizmek ve gücünü artırmak için kendi sanatsal ve aktivist yaratıcılığını kullanabilirsin. Ve kimsenin iznine ihtiyacın yok, sadece harekete geçip yapman yeterli.

EM – Türkiye %99 müslüman bir ülke. Ve sen dünyanın dört bir yanından farklı dinler ve kültürlerden insanlarla tanışıyorsun. Dinlerin kadına şiddet konusunda bir rolü olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ensler – Bence birçok din erkek egemen bir temele dayanıyor. Bir çoğu kadını marjinalleştiriyor, sesini duyurmasına çok izin vermiyor, klişe kalıplara sokuyor. Kilise, sinagog, camii… genel olarak erkek egemen yerler, ve maalesef kadına karşı şiddete açık kapı bırakabiliyor. Fakat aynı zamanda bu harekete destek veren çok fazla din adamı olması konusunda ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Bir çok kilise, sinagog bu ayaklanmaya katılıyor, ve müslüman ülkelerde bu harekete destek çok büyük.

EM – Evet, Afganistan ve Irak’taki katılımın büyüklüğü çok heyecan verici

Ensler – Aynen öyle… Daha bu sabah Cidde’de, Gazze’deki bür sürü etkinliklerden haberdar oldum. Pakistan’da çok fazla bir araya gelen grup var, önümüzdeki hafta ben de orada olacağım. Libya’da, Somali’de.. müslüman ülkelerin büyük çoğunluğu bu harekete destek veriyor.

Almanya
Almanya. Photo by Nika Kramer

EM – V-Day kapsamında hep sanatsal etkinlikler düzenliyoruz. Sanatın toplumsal değişim yaratmaktaki rolü nedir?

Ensler – Sanat bizi gerçek dünyadaki ayrışmadan, birbirimizden ayrı olduğumuz ilüzyonundan uzaklaştırıp bir araya getiriyor. Bizi bazen yepyeni bir bilinç düzeyine taşıyarak kalben iletişim kurmamızı sağlıyor. Bence dans etmek kadınların travmalarını aşmalarını sağlayabiliyor, bence bedenlerimizi harekete geçirdiğimizde bu dünyada kapladığımız yeri hatırlıyoruz ve beraberce dans etmek yeni bir bilinç yaratabilecek bir enerji ortaya çıkarıyor. One Billion Rising ile ilgili en harika şey, lokal bir hareket global bir birliğe dönüşüyor ve bu çok güzel bir model.

EM – Bu global harekette sosyal medyanın nasıl bir rolü var?

Ensler – Çok önemli bir rolü var. Herşeyden önce birbirimizi görüp birbirimizden etkilenebiliyoruz. Dünyanın dört bir yanından farklı yaratıcı fikirler çıktığını görüyoruz ve gruplar birbirilerinin yaratıcılıklarından etkilenebiliyorlar.

EM – Birçok kadın, bunlar çok büyük meseleler benim küçük dünyamda yapacağım bir şey neyi değiştirir ki diye düşünebilir.

Ensler – Bence bilinçlenen ve ezilmeye karşı çıkan her birey dünyanın değişmesine yol açıyor. Bu kadar güçlü olduğumuza inanmalıyız diye düşünüyorum. Altında yaşadığımız kapitalist, erkek egemen balon bize kendimizi önemsiz hissettiriyor, sanki fikirlerimizin, yaptıklarımızın bir etkisi yokmuş gibi gösteriyor. Ama ben tam tersine inanıyorum. İster evinizde, ister köyünüzde, kiliseniz, camiinizde, iş yerinizde nerede isterseniz yaptığınız şeyler, attığınız adımlar bilinçlerin değilmesinde rol oynuyor. Yıllar boyunca bunu gözlerimizle gördük. İlk yıl destek veren erkekler de vardı, ikinci yıl daha çok erkeğin katıldığını gördük, bu yıl o kadar çok erkek bu hareketin içinde ki! Ve bence tüm bunlar tek bir kişiden başlıyor, senden başlıyor.

EM – Dünyanın farklı yerlerindeki deneyimlerin sonucunda, kadına karşı şiddeti tetikleyen bir davranış biçimi olduğunu söyleyebilir misin?

Eve Ensler - photo by B Lacombe
Eve Ensler – photo by B Lacombe

Ensler – Erkek egemen kültür değişmedikçe şiddet hep bir metod olarak kullanılacak. Bizim yapabileceğimiz, oğlanlara, genç erkeklere erkeklik denen şeyin ne demek olduğunu bir daha düşündürerek, ve başka türlü bir iletişimin mümkün olduğunu, kızlar ve kadınlara da doğruları söylemenin, sessiz kalmamanın önemini anlatmak. Hep beraber ayağa kalkıp başka türlü bir davranış şeklinin varlığını hatırlatma, ilişkilerin hükmetme, işgal etme ve hak ihlali üzerine kurulması gerekmediğini anlatma. Çünkü bence erkek egemen yaşayıştaki davranış bunun üzerine örülü.

EM – Türkiye’de ayağa kalkanlara bir mesajın var mı?

Farklı şehirlerdeki etkinliklerle harekete katılmasına ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Katılanların, hepimizin, tüm dünyada bir olduğunu hatırlamasını isterim.

Etkinliklerden görüntüleri (özellikle video) dünya ile paylaşmak için #Rise4Revolution #1billionrising hashtag’lerini kullanabilirsiniz. www.onebillionrising.org 13 Subat’tan itibaren tüm dünyadan görüntüleri blogunda paylasacak.

Milliyet’te yayınlanan röportajı okumak icin: 

http://www.milliyet.com.tr/siddete-karsi-kadinlar-devrim–gundem-2013076/

Yönetmenliğini yaptığım V-Day ekibim Eve ile! Photo:  www.jlaphotography.com
Yönetmenliğini yaptığım V-Day ekibim Eve ile! Photo: www.jlaphotography.com

Yola çıkmadan önce yazı

Uzun bir süre, ve New York’ta dolu dolu, yeni işler ve öğrenmelerle geçen bir sezondan sonra Spolin-ist eğitimleri için yol göründü! Uzun süredir bana ulaşan ‘ne zaman’ ‘ne zaman’ diye mesajlar yazan Spolin meraklılarına nihayet “İşte şu zaman, hadi!'”diyebiliyorum. 7 Kasım’da başlayacak olan Spolin Atölyesi‘nin kontenjanı şimdiden doldu. Hemen sonrasında ileri seviye bir eğitim başlayacak. Kasım’ın son hafta sonu için ise 2 günlük bir Metod Oyunculuk Merkezli Oyunculuk Tekniği eğitimi açılıyor.
Metod Oyunculuk eğitimi yakın zamanda kaybettiğimiz hocam George Morrison’ın egzersizlerinden birkaçını içerecek. Geçtiğimiz hafta çocuklarının düzenlediği bir anma gününde ailesi ve jenerasyonlar boyu çalıştırdığı öğrencileri bir araya gelip George’un hayata bakışı, eğitmenliği, oyunculuk mesleğine sevgisi ve emeği üzerine hikayeler anlattık. Herkes New Actors Workshop’ın hayatında yalnızca profesyonel olarak değil, kişisel olarak da açtığı kapılardan bahsetti.
the-new-actors-workshop-profileBen özellikle dünyanın bambaşka bir yerinden gelen bir oyuncu olarak, George’la çalışma fırsatı bulduğum için kendimi inanılmaz şanslı hissediyorum. George’un oyunculuk eğitimine bakışı yalnızca kendi derslerine değil, okuldaki tüm derslerin içeriğine ve birbiriyle uyum içinde akışına yansımıştı. Daha önce 4 yıllık bir oyunculuk okulundan mezun olmuş deneyimli bir ‘öğrenci’ olarak kısa sürede New Actors Workshop‘taki derslerin ne kadar özenle seçilip, dikkatle adım adım ilerlemesinin bir tesadüf olmadığını, ve bu uyumlu ve sistematik ilerlemenin arkasında okulun kurucularının, ve özellikle George Morrison’ın olduğunu farkettim. Okul  “Ben asla eğitmen olmayacağım” diye dolanan Ege’yi 2 ay içinde “Oyunculuk eğitmenliği çok önemli bir iş” diye dolanan Ege’ye çevirdi.

George @Studio B – Arkasındaki duvarda yazan yazı: “Things start before you are aware of them” (Şeyler sen onların farkında olmadan başlar)

George hemen hemen her derse yeni bir egzersizle gelirdi. Oyuncu hazırlanmasının öneminin altını çizerdi. Tek yaptığı şey de oyuncuyu hazırlamaktı. “Elinizde olan tek şey hazırlıktır. Çalışmanızı sahneye çıkmadan yaparsınız. Sahneye çıktıktan sonra tek yapacagınız o anda orada olmak, partnerinizle iletişim kurmak ve yaptığınız çalışmanın size etki etmesini umut etmektir.” derdi.
Viola Spolin’in tekniğinden de çok etkilenen George, Method Acting, Gestalt, Alexander Tekniği ve oyunculuk, bedensel farkındalık üzerine daha birçok farklı yaklaşımı insan psikolojisi ve davranışı üzerine yaptığı okumalarla birleştirerek kendi tekniğini oluşturmuştu. Evi dağınık bir kütüphane gibiydi zaten.
Ben şanslı öğrenci olarak, birçok eğitmenin olduğu gibi maalesef George’un da favorileri vardı (bu ondan örnek almamaya çalıştığım bir özelliği:) , sınıfa yeni bir egzersiz öğretmek istediğinde örnek olarak kullanacağı oyuncusu oluyordum. Örneğin 3 Kanal egzersizini, Sarhoş egzersizini, ve Substitute (Yerine Koyma) gibi egzersizleri George’un yönlendirmesiyle deneme fırsatım oldu. Bu egzersizleri yaparken çoğu zaman oyunculuğun ötesinde kendi iç dünyama kapılar açıldı. Hatta bir tanesinden sonra, psikolojimin değişmesi için her zamanki gibi sakince “Şimdi dışarı çıkıp biraz yürüyüp gelmeni istiyorum” demişti. George oyuncunun kendi iç dünyası ve travmalarıyla yüzleşmesinin, kendini tanımasının bir karakteri canlandırırken de o karakterin dünyasını analiz edip içine girebilmesi için gerekli olduğunu düşünüyordu. Bize yaz okuması olarak verdiği kitap oyunculuk değil, psikoloji ile ilgiliydi.
George Actors Studio’nun ‘Actors Studio’ olduğu dönemde Lee Strasberg’ün öğrencisi olmuş, Gene Hackman‘dan Dustin Hoffman’a dönemin ünlü oyuncularının koçluğunu yapmıştı. O jenerasyonun son adamlarındandı anlayacağınız. Son dönemde eski zamanlardaki insanların ne kadar da dolu, gerçek ve ‘cool’ olduğundan bahsediyoruz Emir‘le hep. Şimdi hepimizin birşeyleri satmakla uğraşmaktan o şeyin içeriğini yeterince dolduracak vakti ayırmadığımızı konuşuyoruz. Ben, George’un öğrencisi olup daha sonra hem sanatçılığı hem de eğitmenliği bir arada götüren kişilerden hiçbirimizin George’un tırnağı etmediğimizi düşünüyorum. Tabii onlar da kendinden önceki jenerasyonun kendilerinden daha iyi olduğunu düşünüyorlardı. Ne demişler “Bir önceki jenerasyonun dediğini yap yaptığını yapma” Yok olmadı bu laf buraya… ne yapsak bilemedim 🙂
29-30 Kasım’da 8 saatlik bir çalışmayla George’un bana New Actors Workshop’ta öğrettiği egzersizlerden benim çoook işime yarayan ve oyunculuk tekniğinin temellerini oluşturan bir seri egzersizi aktaracağım. Müsaitseniz geliniz, yararlanınız.
 

Fall started with Spolin-ist / Spolin-ist'le sonbahar!

I spent my september and early October in Turkey teaching and playing Spolin games. Happy to be spreading the work of this genius woman, I had the chance to travel outside of Istanbul and play in İzmir. Here are some snapshots from SPOLIN-IST.
Eylül ve Ekim ayında Türkiye’deydim. Kurucusu olduğum SPOLIN-IST ile Spolin oyunları öğretip oynadım. Bu dahi kadının yarattığı tekniği yaymaktan memnun olarak, İzmir’e de gitme şansım oldu. İşte SPOLIN-IST’in sonbaharından kareler:

Spolin Tekniği Eğitim Filmi

New York’ta çektiğimiz eğitim filmi, Spolin doğaçlamasının yaratılış süreci ve oyuncu, yönetmen ve eğitmenlerin bu tekniği nasıl kullandıkları, Spolin’in felsefesinin nerelere uzandığı ve SPOLIN-IST’in Türkiye’deki işlerinden bahsediyor. Bu playlistten 5 bölümlük filmi izleyebilirsiniz. İngilizce bölümler için altyazınız açılmazsa alt köşedeki CC’ye tıklayıp aktive edebilirsiniz. İyi seyirler!